Ülkeden kaçacaklar için yeni bir varış yeri: Nijerya

Lagos_hOtel_view

Uzun zamandır yurtdışı seyahati yapmıyordum, aslında tam olarak 4 yıl oldu sanırım, 2013 yılında bir Polonya seyahati olmuştu sonrasında evli evinde, köyü köyünde.

Bir anda çıkan bir seyahat programı oldu; normalde böyle bir olasılık hiç düşünülmüyor iken “Kerem de gelsin, işleri bir yoluna koysun” gibi bir istek geldi, sanki benim elimde sihirli değnek varmış gibi. Neyse zamanlama nasıl olsun, ben gidersem oğlana kim bakar (en azında okula kim bırakır, alır), bayram tatili ne olacak, orada ne yapacağım gibi sorular bir süre kafamda ve ailecek kafamızda dolandı durdu. Arada izne çıktım 2 hafta ve dönünce seyahat için hazırlandım. Bu arada 1 hafta erteleme oldu, bizi rahatlattı zira annem izin alıp bize geldi ve 3 hafta yerine 2 hafta izin alması daha iyi oldu. O olmasa zaten imkânsız gibi bir şeydi.

Hayatımda ilk defa Afrika’ya gittim ve Kara Afrika denen tamamen zencilerin yaşadığı bir ülkeye. Gidiş gündüz vakti olduğu için bolca manzara seyretme imkânım oldu. Önce tam neresi olduğunu anlayamadım ama Sicilya adasının en güney-doğu ucundan geçtik ve güzel bir resim çekebildim.

Sicilya_1

Uçuş ile ilgili ufak bir tüyo vereyim, uçağın arka tarafı daha boş oluyor ve istediğiniz gibi yayılıp yapabiliyorsunuz. Her iki uçuşta da aynı durum vardı, ön taraf dolu oluyor, check-in için arka sıraları tercih edebilirsiniz.

Ülkeye yaklaşırken hava bulutlu idi, hatta bir fırtına olduğunu tahmin ettiğim bir bulut sütunu bile gördüm. Bulutlardan çıkıp da yeri tekrar gördüğümüzde oldukça yeşil, hatta yemyeşil, az yerleşimli bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Alçaldıkça etrafta sadece tek ve iki katlı evlerin, yapıların olduğunu fark ettim. Görülebilen tek yüksek yapılar anten kuleleri idi. Bunlar radyo link için kullanılan kuleler, birbirleri ile görsel erişimi olması lazım bildiğim kadarıyla. Daha pahalı olduğu ve bakır kablo çalındığı için iletişim havadan yapılıyor. Havaalanında şehir merkezine (aslında merkez denemez ama daha zengin ve otelimizin olduğu bölge) transfer karanlığa kaldığı için aracımızda bir de polis olduğunu sandığım bir resmi (!) koruma vardı; kolunda Nijerya polisi gibi bir şey yazan amblemi vardı.

İlk seyahatimde daha önce Afrika’da çok çalışmış ve seyahat etmiş müdürüm ile beraber gitmek işleri çok kolaylaştırdı. Nede olsa insanları ve kültürlerini, huylarını az çok biliyordu. Otelimiz yerleştik sorunsuz olarak ve ertesi gün işe başladık. Tabi bir yerden bir yere gitmek buradaki gibi değil. Firmanın anlaşmalı olduğu bir taşıma şirketi var, bir sürü arabası ve şoförü olan ve bir yerden bir yere gitmek istediğiniz zaman firmaya haber veriyorsunuz ve araç gelip sizi alıyor. Sadece bizim firma veya beyazlar için değil, herkes için geçerli olan bir durum. Aslında bu durumu biliyordum, benden önce giden ve halen orada olan arkadaşlar tüm gerekli bilgileri vermişlerdi zaten. Ama ilk günden haber vermek biraz zor oldu ve gecikme yaşadık. Neyse. İş zaten her yerde iştir; toplantılar, sunumlar, kahveler (bunu zor buldum), ve alınan kararlar vs hemen her yerde aynıdır.

Haftaiçi biraz patırtı gürültü, birazda uykusuz geçtikten sonra ilk haftasonu kendimizde güzel bir plan yaptık. Nijerya’da çalışan arkadaşımız Orhan ile koruma altına alınmış bir yağmur ormanı alanına gitmeye karar verdik. Bunu tavsiye etmişlerdi zaten, Orhan da daha önce gidememiş havaların uygun olmaması sebebiyle. Kısmet benim de olduğum haftaya imiş anlaşılan. Bizi götüren şoföre de bir bilet aldık, adam bizi 2 saat beklemesin, biz de rahat rahat dolaşalım istediğimiz için kıydık paraya. Bu mevsim ülkede yağmur mevsimi, o nedenle orman tabanı sular ile kaplıydı. Tahtadan bir yürüme yolu yapmışlar, biraz küflenmiş ve sağlamlığı sorgulanabilir ama sorun çıkarmadı. Bunun yanında bir de havadan bir yol yapmışlar. 5-6 adet kule var, çelikten ve tellerle sabitlenmiş (çok da sabit değil aslında, sallanıyorlardı), ve bunlar arasında gerilen ip köprüler ile ilerleyebiliyorsunuz. İlk 3 kuleye yavaş yavaş tırmandık, sonrasında ormanın en yüksek yerine varmış olduk. İlginç bir anı, bu yolun sonunda elinde bir pasta ve nişan yüzüğü ile bekleyen bir adam, inen bir kıza evlenme teklif etti hepimizin önünde. Grupça alkışladık vs. sonra gençleri baş başa bıraktık ve devam ettik. Bir bölge jungle, bir bölge ise savanna yani otlaklıkdı. İçerisinde oturmak için büyük çardaklar, engelli pistler vs yapmışlar. Çok bir numara yoktu, havuzda alıklar vardı oldukça büyümüşler, onları biraz besledik ve geri döndük. Yağmur ormanı girişinde, biri 60 küsur diğeri 84 yaşında iki kara kaplumbağası, tavus kuşları ve maymunlar da vardı. Maymunlar insana çok alışmış, hiç çekinmedikleri gibi bir tanesinin başını bile okşadım.

İkinci hafta daha çok hastalıklar ve sorunlu geçen bir migration sonrası çalışmakla geçti. Müşteride aslında yapılmayan bir toplantı için erken kalktık ve sonrasında uyku rejimini geri kazanmak biraz zor oldu. Geri dönene kadar da sürekli sabahları daha zor ve geç saatte kalkabildim.

Hastalık ise daha çok mide bağırsak sorunları şeklinde kendini gösterdi. 2 gün bir şey yemedim kendi kendine düzeldi. Bir ara yediklerim mi bozuktu acaba dedim ama ikinci sefer arkadaş ile tamamen aynı şeyleri yememize rağmen sorun olunca, sıkıntının benden kaynaklandığını anlamış oldum. Sanırım yediklerim dokundu, alışık olmadığım için.

Yemek_2

Yemeklerin hepsi baharatlı. Hemde öyle kekikli, karabiberli falan değil, yerken gözümden yaş gelesiye baharatlı. Etler, tavuklar hatta balık yemekleri bile baharatlı, acılı yapılıyor. Çok sıcak memleket olduğu için gıdaları bozulmaktan korumak üzere baharat kullanılmış olabileceği sonucuna vardık. Bizim arkadaş Hataylı olduğu için alışıktı ama benim zavallı bağırsak floram bu kadarına dayanamadı ve isyan etti. Yinede özel veya yerel denebilecek yemeklerin tadına bakabildiğim için şanslı sayıyorum kendimi. Suya, Shawarma – (https://en.wikipedia.org/wiki/Shawarma) –  gibi et yemeklerini, baraküda şiş veya yayınbağılı yemeklerini tadabildim. Hepsi güzeldi aslında, suya ve shawarma çok acı idi o ayrı. Suya, bizim bildiğimiz çöp şişin daha büyük parça et/tavuk ile yapılanı, üzerine komple acı sosu dökülüyor ve öyle ızgaraya konuyor. Shawarma ise, hani tavuk dönerin böyle parça parça olduğu görülür ya onun gibi, yekpare değil de katman katman et veya tavuk ile yapılanı. Ofise yakın bir yerde, köşe başındaki bir büfede hazırlıyorlardı ve üzerine mayonez ve acı koyup dürüm olarak servis ediyorlardı.

Dönmeden önceki haftasonu bir pazaryeri gezmek üzere yola çıktık. Çok bilinen bir yermiş zaten, özellikle turistik takı, obje, maske, resimler, tuvaller, hatta mobilya bile satılan bir yer. Ayrıca içinde meyve, sebze satılan Pazar alanı da var ama buradan da yine sadece turistler alışveriş yapıyorlardı. Önümüzde bir Japon vardı, torbaları doldurmuş yanındaki zenciye taşıtıyordu. Biz sadece baktık, biraz pazarlık yaptık ve geri döndük. Aslında fiyatlar hakkında fikrimiz olsun, sonra pazarlık yapmayı bilen biriyle tekrar gideriz diye düşünmüştük. Ben zaten otelin yanındaki hediyelik eşya dükkânlarından bir maske aldığım için daha fazla bir şey istemiyordum, sadece hanıma bir kolye belki, ama onlarında her dükkânda aynı olduğunu görünce biraz düş kırıklığı yaşadım. Orada iken şekerkamışı aldık; şöyle ki, şekerkamışını kesip almışlar sap kısmı ve oldukça kalın, el arabası içerisinde satıyorlar, pala gibi bir bıçakla kabuklarını temizleyip, ufak parçalara bölüyorlar ve emerek yiyorsun. Posasını da atıyorsun. Bağırsak sıkıntımı tamamen düzelttiğini de belirteyim, bence çok faydalı bir besin. Ancak ulaşımı çok zor, yolu yok denecek bir yer. Bizim Sulukule gibi zamanla para eden yerlerden fakirleri çıkarmışlar ve buraya yerleştirmişler ama ne evler ev gibi nede yolu yol. En arkalara gittiğimizde baraka gibi yerlerde çalışan kadınları da gördük, ufak çocuklar ortalıkta takılıyorlardı yapacak bir şey yok zaten.

Genel olarak ülkede bir ortalıkta boş boş takılma durumu var. İnsanlar gün ortasında yol kenarında bekliyor, işportacı tipli inşalardan yemek alıp vakit geçiriyorlar. Bunların bir kısmı güvenlik olarak çalışıyor, işleri boş boş durmak. Her yerin, mekânın, evin önünde ve içinde güvenlik var. Bence kesinlikle iş gücü kaybı, başka bir şey değil. Ama demek ki böyle bir ihtiyaç var. Bir yerde bir şey gerektiğinde ilk akıllarına gelen “buraya bir adam koyalım, bunu yapsın” demek, ama bu işi nasıl çözeriz nasıl bir sistem getirelim diye düşünmüyorlar pek. Bizim şirket için de geçerli bu durum, ülke geneli için de, zira bu kadar petrol gelirine rağmen ortalama yaşam standardını yükseltememenin başka açıklaması olamaz.

Bence Türkiye’nin bu durumdan çıkarabileceği çok ders var. Birincisi, yollara tümsek yapmayı bırakın. İnsanların yavaş gitmesini, hız limitine uymasını istiyorsanız onları eğitin. İkincisi, geliri, refahı genele yayamazsanız, hem ekonomik hem de sosyolojik gelişmeyi ülke genelinde arttıramazsanız başınız dertten kurtulmaz. Adamların petrolü var ama başları dertte, Hollanda’da petrol yok ama Konya kadar ülke bize lale ve inek satıyor (diğer ekonomik değerleri saymıyorum ile).

Göt üstü oturmayacaksın, çok çalışacaksın. Biraz da başkalarını sömüreceksin

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under İş - Yaşam

Kadıköy’e Gelmeyin!

Gelmeyin kardeşim. Geldiniz… geldiniz… müşteri havadan yağıyor zanneden işletmeler pıtrak gibi çoğaldı. İşletmeler çoğalıp, talep artınca mal sahipleri fiyatı arttırdı. Tamam yeni güzel mekanlar açılsın, çehre güzelleşsin ama bir semt, bir mahalle, bir ilçe kimliğini kaybetmesin.

Yine bir eski dükkanın kapanma haberi gördüm. Bizim Moda’daki 35 yıllık kasabın kapanıp kahveci olması hadisesinden sonra 1960’lardan beri Kadıköy’de var olan Brezilya Kahvecisi ay sonunda kapanıyormuş. Haberi facebook’da bir ortaokul arkadaşımda gördüm, kendisi de Moda’lı ve bir gazeteci.

Haber için bkz: Brezilya Kahvecisi kapanıyor

Benzer konuya kendi semtim için daha önce değinmiştim ve aynı bölgede nerede ise tüm hayatını geçiren kişilerden, yakınlarımdan benzer hislere sahip oldukları cevabını aldım. Zaten daha başkası da düşünülemezdi. Biz Türkiye’de bir işletmeyi nesiller boyunca devam ettirmekte zorlanıyoruz. Ufak dükkanından büyük holdingine en iyisi 2. nesile devam ediyor. Üçüncü nesilde devam eden iki elin parmaklarını geçmez, Koç grubu var en başta mesela. Ya miras kavgası olur, ya iş bilmez beceremezler, ama illa bir şey olur ve kaybolur. Fransa’da, İngiltere’de baksan 100 yıllık çikolata dükkanı bulursun. İsviçre’de saat üreticilerinin hemen hepsi 1800’lü yıllarda bu işe başlamıştır. Bizde zaten Cunhuriyet öncesi işletmeler gayri-müslümlerin elinde olduğundan ve zamanla buraları terk ettiklerinden eskiden kalan bir miras yok. Bari kendi yarattıklarımızın değerini bilelim. Sonra soruyoruz: Türkiye’den neden hiç marka çıkmıyor, neden marka yaratamıyoruz diye.

Semt, mahalle dokusu değişmesi sadece mekanlar ile de olmuyor. Eskinin ağaçlı, bahçeli binaları gidiyor, yerine tepesini görmek için baksanız boynunuzun tutulacağı hemen hepsi birbirine benzeyen ama aslında pek bir şeye de benzemeyen ‘rezidanslar’ geliyor. Ya illa 18. veya 38. katta oturacağım diyorsanız gidin Ataşehir’e. Bakın orada da hala daha yükseğini yapmaya devam ediyorlar. Etiler’e, Ulus’a gidin veya şimdilerde gelişen, fiyatı daha uygun, otoyol yanında orman arazisinden çalarak yapılan binalara yerleşin. Etilere büyük teyzem Esin Erol ilk taşındıklarında “buraya kurt iner” diye uyarmışlar. Şimdi çok değerli ama geçmişi çok eski değil yani.

Sonuç olarak, gelmeyin! Gelecekseniz de ne bileyim Baylan’da çikolata yeyin, bir kitapçıdan kitap alın, sahafa uğrayın, yazıcıoğlu’ndan bilgisayar parçası falan alın, sonra dokuya zarar vermeden geri dönün.

Yorum bırakın

Filed under İş - Yaşam

E-mail ile Pazarlama Yöntemi İşe Yarıyor Mu?

Evet geldik ikinci gün hedefine. Bugün hedefimiz bloğumuza bir e-mail eklentisi kurmak ve insanlardan e-mail adreslerini bize vermelerini istemek. Elbette ABD ve AB kanunlarına uygun olması için bunu isterken adresleri ne için kullanacağımızı ve kimler ile paylaşabileceğimizi açık olarak belirtmemiz lazım ama nedense onu yazmamışlar.

Bir süredir dijital pazarlama ve sosyal medya pazarlama üzerine okumaya çalışyorum. Ne alaka derseniz, Farrfara  Yelken Takımı‘mızı biraz pazarlamak gerektiğini düşündüğümden ve bunu yapmanın en hızlı ve ucuz yolu olarak sosyal medya ortaya çıktığından biraz konuyu öğreneyim dedim. Bu e-mail pazarlamaları konusunu orada gördüm. Sitenize gelen insanlardan size e-mail adreslerini vermelerini istiyorsunuz ve karşılığında ya bedava bir şey download ediyorlar veya düzenli bilgi e-mail’leri vs gönderiyorsunuz falan. Daha fazlasını şurada bulabilirsiniz sanırım, Hakan Akben’in www.yenizengin.com websitesi.

Ben de aslında benzer abonelikler yaptım. Mesela bu blogger’lık konusu nasıl olacak diye 2 gün önce Jeff Goins denen adamın sitesine e-mail adresimi bıraktım. Egzersiz videoları ve tavsiyeleri paylaşan -aslında para ile satan- 1-2 kişinin sitesine yine üye oldum, e-mail adresini veriyorsun, para vermiyorsun ama hergün (yada daha az) e-mail alıyorsun. Biraz sinir bozucu olabiliyor, kabul ediyorum.

Gelelim benim bu siteye. Ufak bir sorunum var. Her Türk evladı gibi bedavacı olduğum için buraya hiç bir şey yükleyemiyorum. Ahirette Türkler birbirini buradan tanıyacakmış. Şeytana sormuş, “kaça ısınıyor buralar” diye. Neyse bir ara paralı düzgün bir site mi açsam diye de düşündüm. Sanırım 5-7 dakika kadar. Sonra vazgeçtim. Var mı sizin böyle bir tecrübeniz, tavsiye eder misiniz?

Diyelim istedim, bana e-mail adresinizi verir miydiniz? Aslında neden soruyorum emin değilim, zaten buranın trafiği direk facebook’dan geliyor. Yani eş, dost, hısım akraba falan. Zaten istesem verirler adreslerini.

Sizin böyle e-mail aboneliğiniz var mı? Varsa mesela neyi takip ediyorsunuz. Daha doğrusu sizi adresinizi vermeye iten şey ne idi?

 

Dünyanın tüm bedavacıları, birleşin…neyse… şimdi sakince dağılın.

Yorum bırakın

Filed under İş - Yaşam

Manifesto

Bir manifesto yazacağım. Yani yazmam gerekiyormuş. Jeff Goins adlı birinin, bir yazar, kendi web sitesi üzerinden başlattığı 7 gün hedefine katılmaya karar verdim. Burada doğru düzgün ve düzenli yazı yazamamamın da bunda payı var.

manifesto-nedir-452725

Aklımda bir hikaye de var aslında. Onu yazmak istiyorum ama bir yazarın en zor işi hikayeyi bir araya getirmekmiş onu da anladım. Karakterler, zaman, mekan, olaylar, nedenler vs hepsi karışık geldi. Yazabilmenin bir de ilk şartı var. Neymiş o şart: Yazmak. Noyan ve Engin yengem bunu iyi bileceklerdir.

En son yazımda mutsuzum demiştim. Gerçekten de mutsuzdum, belki hala öyleyim. Şu günlerde mutlu olan kim olabilir ki zaten; Ankara’da Ekim ayından beri yaşanan üçüncü bombalı saldırı ve hayatını kaybeden onlarca insan; 5 ayda 169 kişi terör bombaları ile can vermiş. Kayınvalidemi ve amcamları aradım, herkesten (kuzenlerden dolaylı olarak) iyilik haberini aldım ve rahatladım. Bazı insanlardan da facebook vs üzerinden haberdar oldum ama halen arayıp soramadığımız Damla’nın arkadaşları var. Ülke olarak mutsuzuz, ben mutsuz olmuşum çok mu?

Sorunumuz toplum olarak  mutsuz olmamız. Bunun sonunda da tahammülsüz, sevgisiz, çatışmacı, uzlaşmaz bireyler topluluğu haline gelmişiz. Kimisi etnik konulardan mutsuz, kimi dini. Kimi ekonomik konulardan mutsuz kimi sosyolojik. Herkesin bir derdi var. Trafikte sinirli, işte verimsiz, okulda dikkatsiz ve evde umursamaz oluyoruz. Toplum olarak, ülke olarak bu bizi aşağıya çekiyor. Aynen mutsuz iken benim de daha kötü bir eş, kötü bir baba, ve kötü bir çalışan olmam gibi.

Buna bir çözüm yok mu peki? Var. Mutlu olmamız. Mutlu olmaya çalışmamız, aktif olarak mutlu olmaya çabalamamız gerekiyor. Öyle küçük şeylerden mutlu olun demiyorum, aklım almıyor faydasız veya olmasa da olur şeyler için şükretmeyi. Biraz çaba gösterin. Kaybedecek mutsuzluğunuzdan başka bir şeyiniz yok.

Neler yapabiliriz? O kadar çok şey var ki. Önce kendinize karşı dürüst olun ve ne yapmak istediğine karar verin. Mutlu olmak istiyor musunuz? O zaman biraz terlemeniz gerekiyor. Spor yapmakla başlayın. İlla para verip, bir yere tıkılmaya gerek yok. Sokağa çıkın koşmasanız da yürüyün. Bu şekilde parkta yürüyüş yapan kadınlara arkadan yiyecekmiş gibi bakan erkeklerin de biraz düzeleceğini düşünüyorum, kendileri de aynısını yaptığında bunun aslında normal bir insane aktivitesi olduğunu hatırlayabilirler. Hiç olmadı arabanızı biraz uzağa park edin, yolu tıkayacağınıza iki sokak gerideki otoparka koyun, oradan yürüyün.

Sanatla ilgilenin. Bedava halk konserine gidin. Sanat galerisi gezmek de bedava biliyor musunuz? Bazen tipinize bakıp burun kıvırabilirler ama satıcının size rahatsız etmediği bir dükkanda tüm ürünlere istediğiniz kadar bakabilmek de bir lütuf olabiliyor. Resme, heykele bakın; bakıp geçseniz bile bakın. Müzik aleti çalmaya çalışın, en olmadı iki sopa bulup tenekeden bateri yapın. Bizim memlekin başına malesef spor ve sanat ile asla ilgilenmemiş yöneticilerin geçmesi, dünden bugüne, sonumuzu bu noktaya getirdi. En iyisi rahmetli Ecevit idi, şiir yazardı. Topçunun hali ortada.

Tiyatroya gidin. Sinemaya da gidin ama insanı insana anlatan sanat dalı tiyatronun yeri ayrıdır. İlla komedi istiyorsanız komedi oyunları da var, onlara gidin. Şehirde değilseniz kendi tiyatronuzu kurun. Bakın adamlar yapmış: Bademler Köyü – Köy Tiyatrosu

Evde sevdiğinize “seni seviyorum” deyin. Bu iki kelimelik cümle o gününüzü, hatta gecenizi daha iyi geçirmenizi sağlayabilir. Eğer bunu bile söyleyemiyorsanız kendinize çok büyük bir iyilik yapın ve ayrılın. Her gün sabah akşam gördüğünüz, yemek yediğiniz, uyuduğunuz insana tahammül edemiyorsanız, karşınızdakini geçtim, kendinize bunu neden yapıyorsunuz? Sana başka kadın mı yok? Sana başka adam mı yok? Yalnızlık bile şu andan iyidir.

Ha, bir de trafikte yol verin be kardeşim. (Bomba  da atmayın!) Diğerleri için aşağı bakın.

stiggly_manifesto

Bunları ortaya söylemiş gibi oldum ama aslında biraz kendime söylüyorum. Kendime bu yıl için hedefler koydum, siz de hedefler koyun ve bunlar için biraz çalışın, uğraşın. Yattığınız yerden hayatınız düzelmiyor.

  1. Tiyatroya gidilecek. Oğlanı çocuk oyunlarına götürüyorduk ama ben girmiyordum. Meğer çok salakmışım, son sefer girdim ve aslında tiyatroya gitmeyi ne kadar özlediğimi ve ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırladım.
  2. Spor yapılacak. Düzgün bir salona gidemiyorum ama şirketteki salonu kullanıyorum. Bu yaza kadar düzenli antrenman yapacağım ve güçleneceğim.
  3. Resim galerileri gezeceğim ve gücümün yettiği bir resim alacağım. Şu telefonu değiştireyim de önce.
  4. Damla’ya ve Kaan’a her gün onları ne kadar çok sevdiğimi söyleyeceğim. Bunu uzun süre ihmal ettim malesef ve pişmanım.

 

Dünyanın bütün mutsuz insanları birleşin. Kaybedecek hiç bir şeyiniz yok.

Yorum bırakın

Filed under İş - Yaşam

Buralar Eskiden Hep Bostandı

Malum memlekette bir kentsel dönüşüm dalgası var ki, önünde durabilene aşk olsun. Şimdi burada çarpık kentleşmemizin üzerine bir de çarpık kentsel dönüşüm yapıyoruz, vs, vs diye lafı uzatmayayım. Gelmek istediğim nokta kendi oturduğum semtteki değişimler. Kadıköy’ün bazı semtlerinde, örneğin Fikirtepe, tüm semti yıkmacasına girişilen dönüşüm hareketine karşılık, benim oturduğum Moda’da kat izni verilmediği için öyle pek bir inşaat faaliyeti yok. Ha hiç yok değil, sanırım hemen her sokakta bir bina inşaatı vardır, ya çok eski olduğu için veya 1-2 kat çıkma payı kaldığı için bazı binalar yenileniyor. Tamam buraya kadar bir itirazımız yok. Ama bir de semtin dokusunu, insanlarını değiştiren dönüşümler var.

Tophane’de 2010 ve 2014 yıllarında yaşanan sanat galerisi saldırıları olmuştu. Hatırlamak için mesela şu linke bakabilirsiniz. Ben şimdi bu insanları daha iyi anlıyorum. Gerçi her ne şartla olursa olsun, şiddete karşıyım ve bizim bu esnaf kısmının şiddet merakı bazen kötü sonuçlanıyor – kimi zaman Nuh Köklü’yü öldürüyorlar, kimi zaman da kendileri turistten dayak yiyorlar (güzel bir analiz için bakınız: DeliGaffar’ın yazısı)- ama insanın yaşadığı yerin, semtin, mekanların hem de kısa zaman içerisinde değişmesi ve kendini artık yabancı hissetmeye başlamanın nasıl bir stres ve baskı yarattığını görebiliyorum. Aynısı mıdır bilmem ama bizim semtte de özellikle son 1-2 yıldır hızlanarak artan bir dönüşüm söz konusu. Evet ‘Cafe Dönüşümü’nden bahsediyorum.

Önce Kadıköy’de başladı. Hemen her köşe başı bir cafe, ara sokaklarda her müsait dükkan pub/bar oldu. Bizden uzak dedik, olsun buralarda turistik olur dedik, aman nede güzel dedik, umursamadık. İşte o trend geldi, kapıma dayandı. Artık ana cadde üzerine kasap dükkanı kapandı cafe oldu, eczane kapandı cafe oldu, kırtasiye kapandı cafe oldu; lokantalar bile kapanıp cafe oluyor. Küçük esnaf kalmadı gibi bir şey. Gerçi yukarıdaki paragrafı okuyan benim pek esnaf taraftarı olmadığımı anlamıştır ama yine de insanın evinin yakınında bu işlerini halledebileceği bir lostra salonu, bir çilingiri, ne bileyim bir terzisi olması lazım. Kuru temizleme vardı bir, pek matah bir yer değildi güzel temizlemezdi terzisi de paçaları tutturamıyordu, o bile cafe olmuş. Berberler kaldı bir tek, sanırım adamların elinde makas var, ne olur ne olmaz sallar keser bir yerimize bir şey olur diye onlara dokunmuyorlar. Bilirsiniz berberler semtin dedikodu merkezidir; buralarda toplanan erkekler futboldan siyasete, mahallenin sıkıntılarından at yarışlarına kadar ne kadar mühim, insanlık gelişimi için elzem konu varsa konuşurlar, tartışırlar. Bu kültürün kaybolmaması gerekir.

Geçen hafta servis beklerken boş bir dükkan gördüm. Camına biri tam da benim düşüncelerimi yazmış, duygularıma tercüman olmuş. Aha da bu.

modacamyazisi

Bu dönüşümün bazı etkileri oluyor elbette. Mesela dükkan kirası. Yandaki dükkanın 2 misli kiraya cafe olduğunu gören mal sahibi, eski kiracısından kurtulmak için türlü çeşit yol izliyor, dümen yapıyor. Olan bizim kasapa oldu. İkinci etkisi, kaldırım kullanımı. Malum bir ara Asmalımescit’te sokaktaki masaların kaldırılması durumu olmuştu, ki halen öyle kısıtlı izinler hariç. Bir rivayete göre devrin BB’ı bir gün sokaktan geçiyormuş ama içki içen insanlardan ve masalardan geçememiş de, kaldırılsın bunlar demiş. Belediyenin mazereti ise, bölgede oturan halktan böyle bir talep olduğu yönünde. Her ne sebeple olursa olsun, masalar kaldırıldı ve tüm bu insanlar kovanına çomak sokulmuş arılar gibi etrafa yayıldılar, her gittikleri yere hınçla saldırıyorlar. Önce Beşiktaş sokakları doldu, akşamları balık pazarında yer bulunmaz, sokakları masalardan geçilmez oldu. Sonrasında Kadıköy ve elbette sıra ile Moda da bundan nasibini aldı. Artık yol kullanımı şu şekilde oluyor: kaldırımlar café ve büfelerin masaları tarafından işgal edilmiş durumda, insanlar bisiklet yolundan yürüyorlar, bisikletler araba yolunda, arabalar zaten trafikten ve kendini yola atan insanlardan bir yere gidemez durumda.

Ben Moda’nın en çok kışını seviyorum. Hava erken kararır, kimse dondurma yemeğe veya çocuğunu gezdirmeye gelmez, ortalık tenha, park yerleri boş olur. Bakalım bu sene ne duruma geleceğiz. Olmadı küçük bir kıyı kasabasına taşınacağım.

Son söz: Her arz, kendi talebini yaratır.

1 Yorum

Filed under Uncategorized

Seçim de bitti, ee şimdi?

Evet seçimler bitti, peki o kadar gittik oy verdik sonuç ne oldu? Sadece millete geyik malzemesi oldu. Aman AKP oyları neden düşmüş, CHP neden değişmemiş veya az da olsa düşmüş, amanda HDP nede güzel barajı geçmiş falan. Sonuç? Hala koalisyon kurulmasını ve artık memleketin düzlüğe çıkmasını bekliyoruz. Düzlük derken bazı aklı evvellerin zannetiği gibi ülkenin şimdiki hali değil. Öyle dağa taşa beton dökmekle gelişme, çağdaşlık olsa idi İsviçre’de, Finlandiya’da orman kalmazdı.

Benim gönlümden geçen CHP-MHP-HDP koalisyonu ve 3-4 yılda gerekli kanunların çıkarılması, adam gibi bir seçim sistemi, milli eğitimin tekrar çağdaşlık normlarına döndürülmesi, sokaktaki vatandaşın isteklerine kulak kabartılması, devletin her kadrosunu doldurmuş gericilerin temizlenmesi, artık ayyuka çıkmış rüşvet ve vakıf bağışları ile talan edilen alanların tekrar kazanılmasıdır.

Ha bir de bunların seçim meydanlarında bol keseden salladığı vaatler vardı. Onları da bir zahmet yerine getirecekler. 17-25 Aralık sonrası zorla kapatılan soruşturmalar açılsın, suçlu varsa tespit edilip cezasını çeksin. Suçlu varsa tespit edilsin derken, uydurma, sahte, kanunsuz yollarla elde edilmiş delillerle değil elbette. Kendine yapılınca hukuksuzluk, ama başkasına hele rakibine yapılınca müstahak demek kendine saygısı olan kimseye yakışmaz.

Bu konuda Ekşisözlükte yazılmış güzel bir seçim ve koalisyon analizi var, buraya da bakabilirsiniz. Arkadaş baya bir sert girişmiş, yapacaksınız mecbursunuz gibisinden. Adam haklı valla, hem yapacağım de, oy iste, millet oy verip iktidar olma fırsatı verince yan çiz. Ve bunu yapabilmek için de bir yığın mazeret uydur. Yok neymiş, o diğer partiden destek bile alamazlarmış, hele ortak asla olmazlarmış. MHP örneğin HDP ile hiç bir şey yapmayız diyor. Valla kafası çalışan herkesin göreceği gibi eğer bu açılım sevdasını durdurmak istiyorlarsa, ellerinde gelen tek şey iktidar ortağı olmaktır. Aynı şekilde, HDP kürt açılımının kendi istediği yola girmesini, hızlanmasını istiyorsa yapması gereken iktidara gelip/ortak olup burada istediği değişiklikleri yapmaktır. Ha bu insanların istekleri çelişiyordur, olabilir. Siyaset denen şey konuşmak ve uzlaşmak üzerine bina edilmiştir. Oysa bizde biraz farklı, siyaset denince akla yalan söyleme sanatı geliyor. Güvenilirlik sıralamasında siyasetçilerin en sonda gelmesinin bir nedeni olması gerek, değil mi?

Türkiye’de siyasetin nasıl şekilleneceği hususunda kendime göre bir öngörüm var. Çok değil 5-10 yıl içerisinde -başka merkez sağ parti çıkmasa bile, ki biraz zor- AKP oylarının %25 civarına inmesini; MHP oylarının %20 civarına çıkmasını ve CHP’nin %30 seviyesine gelmesini bekliyorum. HDP bu arada adam gibi bir Türkiye partisi olmayı becerebilirse %15 civarına gelir, yoksa bas geri %6-7 seviyesine iner. Bunu şuna dayandırıyorum, AKP artık erime sürecine girdi, 3 dönem kuralı ile partiyi bugüne taşıyan üst kadrolar tasfiye ediliyor ve orta vadede bunun mutlaka etkisi olacak. Hele de iktidarı kaybettiği anda onu terk edecek çıkar çevrelerinin desteği bittiğinde geriye kalan %15 civarı islamcı milli görüş seçmeni olacaktır. Üzerine de ortalama muhafazakar sağ seçmenden bir kısım yine bunlara oy verir. MHP kendi kemik seçmenini oluşturdu, ülkücülerin %7-8 oy potansiyeli üzerine sağ seçmenden alınan oylar ile %20 civarına çıkar. CHP’nin işi biraz daha zor; mevcut oyları kaybetmeden yeni oy kazanmasının bence tek yolu iktidara gelip, adam gibi sosyalist, işçi-çiftçi-çalışan dostu politikalar izlemesidir. Tabi bu arada ekonomi politikası çok önemli, millet hep bir pembe başarı hikayesi duymak istiyor. Bu olursa seçmen tabanını genişletebilir, orta vadede %30, sonrasında %50 civarına gelebilir.

Şu dakikada erken seçime gitmek bence sadece akp’ye yarar, chp aynı kalır mhp ne olur bilemem ama hdp biraz erir, zaten barajı geçiyorlar diyerek. Olması gereken uygun bir koalisyon ve tüm hırsız-katil-soyguncu ve milleti bilmem ne yapanların yargılanmasıdır. Sonra gelsin yeni anayasa, federe ege bölgesi, tataristan vs.

Yorum bırakın

Filed under Haberler ve politika

Bu Seçimde Kime Oy Vereceğim

Evet zaman geldi çattı, ama kafalar hala karışık, internette her iki cenahtan kişiler yazılar yazıp duruyor. Doğrusu benim de kafam tam net değil, oy vermek için önümüzde 4 seçenek var (aslında 20 kadar seçenek var ama mantıklı olanları sayalım). Baştan söyleyeyim, barajı geçeceğini bilsem Vatan partisine veririm.

2 seçeneği kafadan eliyorum, artık orasını tartışmayacağım. Aslında bu seçimde de alışkanlık cehapes’e verebilirdim ama kendi kendimle çelişmiş olacağım. Öncelikle konu hakkında güzel yazıları derleyelim, isteyen bunları bir okusun önce. Dikkat edin köşelerinden sallayanlardan örnek vermiyorum çünkü bunların bir kısmı ‘yetmez ama evetçi’, diğerlerinin ise tuzu kuru.

Deli Gaffar’ın yazısı

EkşiSözlük yazısı -1

EkşiSözlük yazısı -2

Tüm bunları ve face üzerinden millete “bunlar iktidar ile ortak olur, memleketi böler” diyenlerin yazılarını okudum. Ve evet ben de aynen öyle düşünüyorum. Kime oy vereceğimi daha önceki bir yazımda söylemiştim (bkz. Tatar Açılımı -2). O zaman “iktidar partisi bunu neden istesin ki?” diye soran birine de, elbette istemez bende o yüzden diğerine oy vereceğim demiştim. Ama bugün geldiğimiz noktada sadece başkanlık uğruna iktidar da pekala, mesela, federatif bir yapıyı isteyebilir. Reel-politik bir durum, dün dündür bugün bugündür.

Bize bir ara baya masallar anlatılırdı, yok güneydoğuda 10-12 çocuk yapıyorlar, kürtler bu hızla çoğalmaya devam ederlerse bilmemkaç yılında nüfusun %40’ına varacaklar falan. Şu seçimde liboşların, kendine demokratların ve yetmez ama evetçilerin medya goygoyu ile birlikte, rum’ların, ermeni’lerin, lgbt’nin, ve bilimum azınlığın desteğini alarak bile hala %10 barajını hala geçemiyorlarsa bundan sonra kimse bana gelip de “kürtler bu ülkenin asli unsurlarındandır” demesin.

Son iki seçimde (2014 yerel seçimleri ve 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleri) müşahit olarak görev aldım ve durum şöyle gelişti. Saat 17’de oy verme sona eriyor ve kısa bir süre sonra oy sayımı başlıyor. Sayımlar yerel seçimler gibi çok oylama yapıldığı zaman saat 8-9’a kadar sürüyordu ama tek oy atıldığında akşam 19’da oy sayımı bitiyor. Benim tutanakların örneğini alıp sisteme girip eve varmam 20-21 oluyordu. Televizyona bakınca oyların %90 sayıldığı söyleniyor, e bu nasıl oluyor biz daha İstanbul’un göbeğinde oy sayım tutanaklarını yeni gönderdik; bunlar il seçim merkezlerinde sıraya girecek sisteme girilecek vs. Gece yarısında oy çuvalına sarılıp uyuya kalmış memur görüntüleri ne peki? Bir de uzak köyler ve kasabalardan gelen oyların il seçim merkezine ulaşma süresi var vs. Allah aşkına siz inanıyor musunuz bu seçim sonuçlarına?

Bu seçimde izleyiciyim. Bakalım neler göreceğiz.

Yorum bırakın

Filed under Haberler ve politika